ARAF’TA KALANLAR

Joy Williams’ın öyküleri, el yordamıyla sürdürülmeye çalışılan, yalnızca ve yalnızca kendi hayatımızı düşündüğümüz, bencilliklerin kimseden çekinmeden su üstüne çıkarıldığı bir dünya yaratıyor.

Sahip olduğunuz bilinç size neyi hak görüyor? Adil yaşamayı, herkes kadar mutlu olmayı ya da herkesten fazla? İyi bir ölümü hak ettiğinizi belki… Sizinle aynı dünyada nefes alan diğer canlılardan daha mı fazla hak sahibiyiz? Her nefes alışınızda dünyaya geliş amacınızı sorgular mısınız? Elinizdeki hayatın aslında daha iyi olabileceğine dair şüpheleriniz var mı mesela? Hayat sizi tam olarak istediğiniz yere mi bıraktı, yoksa siz de kaçacak delik mi arıyorsunuz?

Joy Williams’ın 12 öyküden oluşan kitabı İyilik’te, nefes alan kahramanlar yalnızca aldıkları nefesi kendilerine hak görmeye çalışıyorlar aslında. Aradıkları yol bulabildikleri bir haritaya bağlı değil. Yalnızca kendilerinden aldıkları güçle, aradıkları minicik bir ışık belki de. “İçerik” öyküsünün Loise’i “Hayatın başka koşullar altında çok daha farklı olacağını düşünüyordu ama değildi” diye düşünürken aslında çoğu öykünün kahramanın hislerini dillendiriyor gibi. Zira ölümle, zamanla, yaşamla, gidenle, kalanla başa çıkmanın yolları onların aradıkları. Öyküler konu olarak birbirine bağlı değil ancak verdikleri duygu kesinlikle öyle. Ayrıca buldukları çözüm yolları, işte bunlar, biraz olayların seyrini değiştiren tuhaflıklar barındırıyor.

Tuhaf nedir ki? Bir kadının kaçışı geyik ayağından yapılmış bir lambayla olan arkadaşlığında bulması mı mesela? Ya da başka birinin hayatının anlamını, kendisi hasta olmadığı halde, akıl hastanesindeki insanlarla ve onların hayatlarıyla yakınlaşarak bulmasında mı? Kendi zihnine hapsolmuş dünyanın araftaki tezahürleri gibiler aslında. “Bir arıza çoğu insan için yeniden yola koyulmanın sadece zaman meselesi olduğu anlamına gelirdi” diyor “Buluşma” öyküsünde Miriam. Bunu söyleyen Miriam, sevdiği adamla yaşarken, aslında aradığı mutluluğu bir lambada bulacak hayatı onunla paylaşacaktı.

Ve zaman… Fizik teorisyenleri zaman algısını türlü yollarla onu anlatmaya, çözmeye açıklamaya çalışadursun, biz sıradan insanlar yalnızca elimizdekini doğru kullanma yöntemlerini bularak harcayacağız onu. Joy Williams’ın öykülerinin hemen hepsi kendi zaman diliminin içine kısıtlanmış ya da kendini öyle hisseden insanları barındırıyor. Ölüm, başkahraman. Kendi ölümünü bekleyenler, arkadaşının ölümünün ardından ona kalan köpeğiyle hayat bulanlar, hayatına kendi son vermeyi planlayanlar… Ama hepsinin sonucu hep zamana bağlanıyor.

Derlemenin belki en çarpıcı öyküsü olan “Şeref Konuğu”, tüm öykülerin ayrı ayrı atıfta bulunacağı hisleri taşıyor satırlarına. “Zaman her zamankinden daha talepkâr olmuştu sanki. Onu tatmin edemiyor, asla yeteri kadar şey yapamıyordunuz.”

Williams’ın kahramanları içi dışına çıkmış bir dünyada yaşıyor gibi. Şu an yaşadığımız, yaşadığımızı olduğundan iyi göstermeye çalıştığımız, kötü giden hiçbir şey yok sanrısında bir dünya kurgulamaya çaba harcadığımız hayatımızda göstermediklerimizin aynası gibi hatta. El yordamıyla sürdürülmeye çalışılan, yalnızca ve yalnızca kendi hayatımızı düşündüğümüz, bencilliklerin kimseden çekinmeden su üstüne çıkarıldığı bir dünya bu. Belki bu yüzden, normalde insanların toplum içinde konuşmayacakları tarzda konuşan, garip olduğunu düşünmeyen ve zaten düşünmesi için herhangi bir yargılama görmeyen kahramanlar onlar. İyi yanlarıysa bir şekilde çabalıyor olmaları. Ellerinde “yazılı” bir hayat olmadığını bir şeyleri minik hareketlerle bile değiştirebileceklerinin farkında olmaları…

Williams’ın kurmalı oyuncaklarla, kasetçalarlarla ve pikaplarla kurduğu manuel hayat yaşarken yaşamla ölüm arasında kalanların hikâyeleriyle çevrili.

BURCU ARMAN

Bu yazı K24’te yayınlanmıştır.