BİR AVUÇ KÜÇÜK GEMİ ENKAZI

MAVIS GALLANT, 1922’nin Ağustos ayında Montreal’de dünyaya geldi. Sürekli yer değiştirerek geçen bir çocukluğun (on yedi ayrı okulda okumuştu) ardından Kanada Ulusal Film Kurulu’nda, sonra da gazeteci olarak Montreal Standard’da çalıştı. 1944’te ilk öykülerini yayınladı ve bundan altı yıl sonra, geçimini tümüyle yazarlıkla sağlama kararı vererek Paris’e yerleşti. O zamandan beri hep Paris’te yaşamıştır. Paris duygusal, manevi, fiziksel, her açıdan onun memleketi gibidir, yine de yurtdışında yaşayan bir Kanadalı kimliğini büyük ölçüde korur.*

Son elli yılda yayınlanan eserleri çeşitli öykü derlemeleri ile iki romanın yanı sıra 1968 öğrenci ayaklanmalarını anlatan Paris Notebooks gibi incelemeleri ve novellalar, oyunlar ve edebi denemelerini içerir. Yazdığı öyküler ve edebiyat dışı yazıları The New Yorker’da yıllardır düzenli olarak yayınlanmaktadır. Gallant, birçok saygın edebiyat ödülü de kazanmıştır. Bütün bunlara rağmen ABD’de eserlerin baskısı yoktur, ünü ve okur kitlesi hak ettiğinden çok küçüktür; oysa, o, yazarların ortak sırrıdır, hepsinin sevgisini kazandığı gibi gözlerini de korkutur. Tanıdığım iki yazar bana aynı şeyi söylemişti: Bir kitabı tamamlamakla uğraşırken asla okumayacakları bir yazar varsa, o da Mavis Gallant’mış. Hiçbir şey bu kadar cesaret kırıcı olamazmış. Mavis Gallant, “Marguerite Yourcenar’ın uzun yazarlık yaşamı,” diye yazmıştı bir zamanlar, “daha gözalıcı bir şöhretler yığını arasında… yazarlık yaşamının amacı ve anlamının tanığı olarak yükselmektedir.” Bu sözlerin, Gallant’ın kendi ortaya koyduklarına da uygun düştüğüne inanmamak elde değil.

Yazdığı birçok öykü arasından yapılmış olan bu yeni seçki, onun yabana atılmayacak edebi yeteneği açısından ancak buzdağının ucu gibidir. Bir başlık olarak Paris Öyküleri ise kesin bilgi vermekten çok genel bir yönü işaret eder (gerçi Gallant, bir bakıma da tamamen uygun düştüğünü, çünkü bu derlemedeki her şeyi Paris’te, kâh yazı masasının başında, kâh mutfağında yazdığını söylemektedir). Ancak öykülerin hepsi Avrupa’da geçer: Fransa’da, Avusturya, Almanya, İsviçre, İtalya ve Kıta’nın diğer bölgelerinde. Karakterlerin birçoğunun kökleri Kanada’ya uzanır, bazıları Doğu Avrupa kökenlidir. Gallant’ın Avrupası “gemi enkazları” ile dolu bir yerdir—zaten bu söz öykülerde bir kereden çok geçer. Karakterlerinin hepsinin evlerinden uzakta olduğu görülür. Açık konuşmak gerekirse, hiçbir yere ait değillerdir. Çoğu, daimi bir gezgin yaşamı sürer, en başta göçebeliğe niyetlenmiş olmasalar bile. Kesin yerleşecek bir yer bulamadıkça da geçmişe nostaljiye kapılmadan, geleceğe ise hırpalanmış umutlarla bakarlar. Öyle ki Gallant’ın ilk romanlarından Green Water Green Sky için As You Like It’den seçtiği öndeyiş bile fazla ironik gözükür: “Yaa, şimdi bu Arden ellerinde iyice şaşkın oldum. Daha iyiydi halim memleketimde, gerçi gezginler kanaatkâr olmalıdır.”

“Bütün göçmenlik yanlış anlamadan kaynaklanır,” diye yazmıştır Gallant, nitekim karakterlerini de bekleme salonlarında, tam bir köprünün ortasında, balonla göğe yükselirken veya transit halinde yakalar, bu ortamlarda onların tanığı olur—zaten öykülere koyduğu başlıklar tamamlanmamış veya geçiş halindeki durumları ifade eder. (Birden çok öyküde yer verdiği eğlenceli karakteri Grippes—aynı zamanda bir kenar mahallede kira toplayan bir yazardır kendisi, komşularından muzdarip, değişen devirden şikâyetçidir—tam olmak istediği yerde olan tek kişidir içlerinde.) Biraz zaman geçince bu kişi koleksiyonu, okurun gözünde dünyanın gerçek durumunu temsil etmeye başlar.

Mavis Gallant’ın Avrupası’ndaki karakterler karmaşıktır, çeşit çeşittir. Aynı şeyi, onun sürekli renk değiştiren, çok yönlü yazısı için de söylemek mümkün. Şaşmaz biçimde hemen tanınacak bir üslupla yazan ve değişmez bir manzarayı anlatan yazarlardan fersah fersah farklıdır o. Gerçi biz okurlar zamanla onun bukalemun tabiatına, hızlı temposuna ve ani U dönüşlerine gerçekten alışıyor, mizahın veya hüznün altından halıyı birden çekiverecek mi diye dikkatle izleyip dinler oluyoruz. Gallant’ın nüktedanlığı hince, neredeyse yetişilemeyecek kadar da hızlıdır; şefkati ise en olmadık anda ortaya çıkar. Her köşeden gülmece olanakları çıkıverir karşımıza:

 

Harıl harıl sanat koleksiyonu yapan Blum-Bloch-Weiler’lerden devlet adamları, yargıçlar, antropologlar ve generaller çıkardı, ancak meteliksiz ve gizemci kuzenleri olup şair, kütüphaneci, bir de Benedikten keşişi çıkaran Blum-Weiler-Bloch’larla hiçbir şekilde karıştırılmamaları gerekiyordu.

“Speck’in Fikri”

 

 

Çocukların nasıl dünyaya geldiğine dair belli belirsiz bir fikrim bile yoktu. Tek bildiğim bunun için iki kişi gerektiğiydi ve sanıyordum ki bunların, dokuz ay süren bir tür ritüeli yerine getirmesi lazım. Bu da gözüme, esrarengiz kurallara göre oynanıp uzadıkça uzayan bir cins iskambil oyunu gibi görünüyordu.

“Varieties of Exile”

 

Gallant, bir durumu veya kişiliği, okurun bilinçdışı algısında bir iki derece bükmekte çok ustadır, öyle ki okur kendini yeni ve yabancı bir konumda buluverir birden ve bir şeyi çok daha geniş bir açıdan veya alaycı bir bakışla görmeye başlar. Öyküler, açıları ve nitelikleriyle kübist etki yaratır, gerçi çoğu zaman anlatıcı, ufacık bir kancayla karakterlerden birine tembel tembel, neredeyse kazara bağlanmış havası verir—belki bir İtalyan hizmetkârdır bu karakter, belki bir vergi müşaviri, bir sanat koleksiyoncusu…

Gallant’ın karakterlerinden birkaçını saymak bile onun dünyasının nasıl geniş bir alana yayıldığını, nasıl çeşitlilik dolu olduğunu göstermeye yeter: Kayıp oğullar, mülteciler, çekirdek aileden veya düzen güçlerinden kaçanlar, hep geri dönebilmek için çırpınır durur, ama bunu yapacak silahları yoktur ellerinde. Gallant, becerileri ile inançlarını takıntılı bir bohça gibi yanında gezdirip duran, kendi yerini bulamamış vatandaşın davranışını yakalayıverir. Bize asıl sunduğu ise yirminci yüzyıl Avrupası’nın yeraltı haritasıdır ve bir avuç tehlikeli, izinsiz portre duygusu yaratır bu. “On Beşinci Bölgeden” adında, yakınmalarla dolu o hınzır öyküde hortlaklara bile söz düşmüştür.

Kozmopolit bir dünya tasvir eden Gallant, sonu gelmez çeşitlilikte seslerin ve kişiliklerin yazarıdır, ama bu öykülerde, aynı zamanda da kelimenin en olumlu anlamıyla bölgeseldir. Çok güçlü bir mekân duygusu vardır. Paris üzerine bir yazısında, “nazik çirkinliğiyle ufak, loş bir şapel”den söz eder. Onun gözünde şehir, aralıksız bir değişim ve evrim halindedir, nitekim Gallant, şehri bütün görünümleriyle bir araya toplayan mizah dolu bir arkeolojisini sunar Paris’in—“Speck’in Fikri” öyküsünün girişinde gördüğümüz gibi:

Sandor Speck’in Paris’teki ilk sanat galerisi Sağ Yaka’da, St. Elisabeth Kilisesi yakınında, araba girmeyecek kadar dar bir sokaktaydı. Bulunduğu bina, beş katlı bir otoparka yer açmak için haritadan silinince, Speck de Seine’i geçerek Saint-Julien-le-Pauvre’un gölgesine sığındı ve yasaların yıkımdan koruduğu bu güzel manzaralı virane mahallede tezgâhını açtı. Ayrılıkçı Bask militanları, kıyılarının güzelliğini sömüren bir seyahat acentası sanarak galerisini havaya uçurunca, sigortadan parasını alıp Faubourg Saint-Germain’e taşındı.

Gerçi çoğu zaman Gallant, karakterlerden oluşmuş bir opera komik yaratır. İnsanların zihnine ve ruh hallerine öyle bir hızla girip çıkar ki bu yolculukta gösterilen teknik hüneri çoğu zaman gözden kaçırırız. Üstelik insanların en derinlerdeki saiklerine de anlaşılan yerinden bile kalkmadan bakabilmektedir çoğu kez. Oysa onu tekrar tekrar okudukça, daha biz ne olduğunu anlamadan kişilerden birini daire içine almış, bir sesi tutup yakalamış, bir karakterin belli bir konudan kaçınmasını veya bir giysi hakkında konuşmasını anlatırken onun bütün yaşamına damgasını vuran davranışını gözler önüne serivermiş olduğunu fark ederiz. Yazar, bu karakterleri hep düşünce ile olası eylem arasındaki bölgede bulur. “Forain,” bir hareketin tam ortasında kalakalmış, ne bir karar verebilen ne harekete geçebilen bir karakterin zihninde geçer—yapmak istediğini yapmak çok zordur işte bazen, o koridorun sonu çok uzaklardadır. Öyküdeki aksiyon, Doğu Avrupalı göçmen yazarların eserlerini basan Parisli bir yayıncının bir cenazeye gitmesi, ölen kişi üzerine düşüncelere dalması ve sonra oradan ayrılmasından ibarettir. Ama karmaşık bir ağ örerek birbirine geçmiş bir dolu yaşam—yazarların, hayat arkadaşlarının ve onların kız evlatlarının, temsilcileri ile yayıncılarının yaşamları—yirmi sayfa boyunca incelikle ve lezzetle çıkarılır ortaya; Avrupa’daki edebiyat sürgünlerinin pek de iddialı olmayan, aslında tükenip gitmiş meslek yaşamları da bunun içindedir.

Bir şeyi yapmayı isteme davranışı ile minimal düzeyde eyleme geçme arasında daima gerginlik dolu bir sınır vardır. Gerçi Gallant’ın yarattığı dünya gölgeler içinde de olsa, öyküleri göz açıp kapayıncaya kadar çabuk, bir o kadar netlikle geçer. Eksik kalmış bu yaşamları her yönüyle gösteren bir dizi eskizi akla getirirler. Çoğunlukla gerçeküstücü bir şekilde komik, bazen kederli, bazen de boş bir kibirle doludurlar. Biz de bu öykülerin içinde yaşar, kendimizle ilgili olarak görmeyi hiç ummadığımız şeyleri görüveririz.

“Yazarlar hayal kuran çocuklara benziyor galiba,” diye yazmıştır Mavis Gallant. Bir bakıma bizim de onun eserlerinde bulduğumuz, yazarın tanıklık ettiği bu müphem, karmaşık dünyaya bir çocuğa özgü o tuhaf netlikle bakabilme imkânıdır. Gallant, karakterlerinin davranışını cüretle, merakla, yetişkinleri izleyip incelemekte olan bir çocuğun aman tanımazlığıyla irdeler. Bunun sonucu ise beliren harikûlade hakikat ve aynı zamanda, kendi kendini muhteşem bir şekilde açığa çıkarmadır. Birçok öykünün akla getirdiği, sanatçıya ait bir maske veya portredir, bazen de dünya yüzünde faaliyetlere dalmış bir persona—tıpkı Patricia Highsmith’in o ahlaksız Ripley’yi yaratıp, ne yaparsa yapsın diye (üçkâğıtçılık, rüşvet, cinayet, sahtekârlık, iyi bir restoran adabı, önüne gelenle seks) yeryüzüne saldıktan sonra İsviçre’deki küçük evine çekilmesi gibi. Yazarların numarası da işte budur, kendini silerek, saklayarak kendi portresini yaratma paradoksu budur. Henry James de bir ziyafet sofrasında kulağına çalınan donnée’yi evirip çevirerek What Maisie Knew’un girift koreografisini yaratmıştı ya. İnsan ister istemez Gallant’ın da insanları aynı gözle gördüğünden, onlarla aynı şekilde bir araya geldiğinden, sonra da bu karakterlerin dünyasının kesin manzarasını icada koyulduğundan şüpheleniyor. Onun girdiği bu süreç ne caka satmak içindir, ne yazar olarak ününü artırmak için; daima yaman ve bir o kadar cömert bir şekilde çizer portrelerini. Sözgelimi, “Buz Arabası Geçip Giderken”de keskin bir satir hâkimdir, ama yine de bizi satirin ötesine götürerek, sempatik olabileceğine hiç inanmayacağımız bir karaktere merhametle yaklaşmamızı sağlayabilmiştir. Bu şefkat ânı, önceden çizilmiş olan portrenin yerini de almaz, onu herhangi bir şekilde geçersiz de kılmaz. Peter hâlâ acınacak haldedir, ama artık biliriz ki bir anlığına bir şey olmuş, bu adam, insan tabiatına dair ansızın derin bir kavrayış göstermiştir.

Her durumda Gallant, dramatik açıdan aşikâr olana hiç yeltenmeden bizi daima şaşırtmayı bilir. Bu nedenle “Buz Arabası”nda, kadının kocasını aldatmış olabileceği ihtimali üzerinde durulmaz bile, çünkü öykünün esprisi bu değildir. Bu öykülerde müthiş bir yaratım özgürlüğünü hisseder insan, bir sonraki cümlede ton veya içerik yüz seksen derece değişebilir, araya giren kısacık bir şeyden koca bir yaşam ortaya çıkabilir—bazen bir karakter bir şey düşünmekteyken, tam ortasında bir başka karakterin özgeçmişini bulursunuz karşınızda. Yazar olarak Gallant’ın kimseye müdanası yoktur. Hem böylesine ağır, gerçekten karanlık ve insansevmez olabilen bir yazarın eserlerinde bunca süreğen ve yumuşacık bir gülünçlük, hatta bazen bol tarafından fars bulmak da dikkate değer doğrusu.

Bu derlemenin nispeten yeni öykülerinden olan “Fularlar, Boncuklar, Sandaletler”de tam anlamıyla formunda bir Gallant çıkar karşımıza: Yazısı çok enerjik bir tempoda ilerler, yine de rahattır, kesin biçimde telaşsızdır. Başıboş düşünceler bir paragraftan diğerine atlar. Theo, eski karısının yeni kocasına göre Max Ernst’e mi benzemektedir, Braque’a mı—yoksa Balthus’e mi? Ve bu önemsiz nakarat, anlatı boyunca gelişigüzel yüzeye çıkar durur. Bu öyküde Gallant’ın en dikkate değer özelliklerinden birini de görürüz: Gözle görülür biçimde bir edebi sanat ortaya koymaksızın yan karakterlerin düşünce süreçlerine sızma ya da dalma yeteneği. Baş kadın karakter olan Mathilde’in zihninin, öykünün dışındaki anlatıcının sesine (muhtemelen) yaklaşan bir şeyle zaman zaman birleşmesi ise anlatıda ender görülür bir yakınlık, samimiyet duygusu oluşturur. Gerçi eski kocanın anılarını, hatta belki “Göz Göre Göre” adlı öyküde Henri Grippes’in oradan oraya zıplayan düşüncelerini okurken de benzer bir yakınlığa inanmak mümkündür. Gallant’ın yazıda ortaya koyduğu işçilik ve empati, inceden inceye kendini duyuran takıntılı sesleri canlandırmadaki ustalığı, her zaman bizden bir adım öndedir. Ne de olsa, kendi ifadesiyle Yourcenar’da bulunan şeyi kurmuştur o da: “düşünce ittifakı.”

“Hiçbir yeteneğim olmayan bir işe soyunduğum yolunda büyük, çok büyük bir korku vardı bende ve bundan kurtulmak yıllarımı aldı… hiç de üstesinden gelemeyeceğim bir şeye hayatımı adamakta olduğumdan korkuyordum.” Bir keresinde bir röportajda böyle söylemişti Gallant. Bazı yazarların büyüklüğü, kendi tereddütlerinden, öykülerini nasıl kuracaklarını, hatta belki öykü yaratmayı başarıp başaramayacaklarını kendilerinin de tam bilmemesinden ileri gelir. Belki de her sözcüğün ve her satırın sahtelik veya kendinden memnunluk ölçülerine göre sınanmasının sonucudur. Metnin içinde yer alan, kendi kendini sınamaya, kendini eleştirmeye dönük bir mizahın sonucudur bir yandan da. “Yazdığım hiçbir satırdan emin değilim ve okurlarım olana kadar emin olamam.” O okur ortaya çıkınca da, “güvensiz bir yaşam” ile ilgili belirsizlik, ortak bir tanıklık haline gelir. Çok az yazar vardır ki bunu yazarlık yaşamının amacı ve anlamı kılmış olsun. “Diğer bütün sanat biçimleri gibi,” diye yazmıştır Mavis Gallant, “edebiyat da bir ölüm-kalım meselesidir, ne bir eksik ne bir fazla.”

 

—MICHAEL ONDAATJE

 

 

 

 

* Mavis Gallant, Şubat 2014’te Paris’te ölmüştür. – çn