Hep Eve ÜZERİNE HENRIETTA ROSE-INNES İLE SÖYLEŞİ

Hikâyeler “artifact” midir, bir yazarın bütün ve el değmemiş halde bulup toplayıverdiği şeyler midir?

“Artifact” sözcüğünü severim. Lisans diplomamı arkeoloji bölümünden aldım, insan davranışlarının fiziksel izleri her zaman ilgimi çekmiştir. Bazen, karakterlerden ziyade onların arkalarında bıraktıkları izlerle daha yakın ilişki kurabildiğimi düşünüyorum; ipuçları ve kanıtlar (polisiye edebiyatı da muhtemelen bu nedenle seviyorum). Görsel olarak düşünen biriyim ve hikâyelerim genellikle ilginç bir obje ya da karakterlerimin açmazlarını yaşadıkları bir mekândan (sıklıkla bir bina) esinlenir. İç ve dış mekânlar arasındaki etkileşim beni heyecanlandırır. Ancak ilk görüntü, hikâyenin “olgunlaşmış” olarak aklıma düşen kısmı olur. Zor kısım –yazmanın gerçek ve tatmin edici kısmı– hayalime düşen o göz alıcı görüntüyü, beni nasıl/neden rahatsız ettiğini ya da bana neden çekici geldiğini bulmak için didiklediğim kısımdır. Bu süreçte çok farklı yönlere sapabilirim ve sayısız hikâye yumurtlayabilirim. Zor olan, bunlardan bir tanesini seçmektir.

Kısa öykünün satmaması bir mit mi? Okurların romanda bulup kısa öyküde bulamadıkları nedir?

Bu gizemli bir olay: Yayıncılar hikâyenin satmadığını iddia ediyorlar ancak bazı kitapçılar öykü kitaplarına ilginin olduğunu söylüyorlar. İnsanlar da her zaman kısa öykü okumayı sevdiklerini söylüyorlar bana. Bilemiyorum. Mevcut ekonomik koşullarda bir kısa öykü kitabı basmanın zor olduğunu biliyorum ve yayıncımın, Umuzi’nin, kısa öykülerimi basmak istemesinden çok memnunum. Birkaç yerel yayıncı da kısa öykü türünü desteklemek için çok önemli işler yapıyorlar. Romanın şu anda neden daha baskın olduğunu bilmiyorum ama aslında bu hep böyle olmuştur. Şöyle bir tahminde bulunabilirim: Romanın uzun biçimi, okura kaçış için daha iyi bir olanak sunuyor olabilir. Bir roman okuru alır götürür ve uzunca bir süre hayali bir evrende yaşatır. Öte yandan kısa öykü, nadir ve stilize edilmiş bir deneyim parçası sunar okura ve belki de romanın sağladığı türden bir yolculuk için o kadar uygun bir araç olmayabilir. Genellikle, farklı seslerin bir arada sunulduğu seçkilerden ziyade tek bir yazarın elinden çıkmış öykülerden oluşan kitapları okumayı tercih ederim. Bir yazarın hikâyeleri, belirli bir bakışın farklı veçhelerini sunabiliyor ve böylece hikâyelerin ardındaki zengin hayal gücünün elinden çıkmış tutarlı bir evreni hissedebiliyoruz.

Cape Town’un senin edebiyatındaki önemi nedir? Coğrafi güdü gibi bir şey söz konusu mu?

“Eve dönüş” kavramı –evden ayrılıp eve dönmek– benim kitabımın ana temalarından biri; dolayısıyla benim evim olan Cape Town’un da hikâyelerimin merkezinde olması doğal. Cape Town karmaşık bir yer, hem eski hem de hızlı bir değişimin içinde; tarihiyle içiçe. Şehrin sakinlerini nasıl değiştirdiği ve sakinlerinin şehri nasıl değiştirdiği konusuyla ilgiliyim. Şehrin hudutları da ilgimi çekiyor; insanların yaşam alanı olarak tasarlanan alanlarla insansız alanların karşı karşıya gelmeleri. Hayali bir mekân olarak, buraları oldukça verimli buluyorum. Bu söylediklerim başka şehirler için de geçerlidir belki ama burası benim memleketim ve tam da bu nedenle potansiyel, gizli ortaklıklar sunuyor bana.

Bu öykülerin yapımında zarar gören gerçek insanlar oldu mu?

Kahramanların çoğu, gerçekte kendimim. Benim farklı yaşlardaki hallerimin tezahürleri. Elbette her karakterde tanıdığım insanlardan ufak tefek izler bulunur ancak insanları bu şekilde kullanmamaya çalışıyorum. Tabii bu durum, insanların hikâyelerimde kendilerini bulmalarına engel değil.

Öyküleri yayıma hazırlarken hangi eğilimdeydin: Onları bir kez daha ziyaret etmek mi yoksa daha ziyade tekrar yazmak mı? Bu bağlamda, kolay bir yazar mısın?

Önceden yayımlanmış olan tüm öyküler bu kitap için tekrar gözden geçirildi; bazı öyküler diğerlerinden daha fazla olmak üzere. Bu öyküleri bu toplamda bir araya getirmek isteme nedenlerimden biri, sanıyorum, onları bir tür nihai forma sokmaktı. Böylece, sonunda onları bir kenara koyup kurtulabilecektim. Ama işler öyle yürümüyor elbette. Kitaba ismini veren öykü, söz gelimi, bu yıl içerisinde Amerikan edebiyat dergisi AGNI’de (Afrika edebiyatına ayrılmış Güz özel sayısı olacak ve benim öykümün yanısıra Imraan Coovadia’nın da bir eseri olacak) tekrar yayımlanacak ve bu yüzden tekrar elden geçirildi. Gözden geçirmek hiç bitmeyen bir süreç ve hiçbir zaman tatmin etmiyor beni. Homing (Hep Eve) üzerinde çalışan herkes, benim tekrar tekrar çalışma konusundaki nevrotik tavrıma karşı çok sabırlı oldu. Kitabın editörü Martha Evans’a çok şey borçluyum. Titiz, bilge ve duyarlı bir editör çok nadir bulunan değerli bir yaratıktır ve ne yazık ki genellikle değeri bilinmez.

Favori karakterlerin hangileri? Karakterlerinin, kitaptaki öykülerin dışında süren bir yaşamları var mı sence?

Şimdilerde erkek karakterlerimin tadını çıkarıyorum. Erkeklerin psikolojilerini keşfetme cesareti, benim için yeni bir deneyim. Daha önce yazdığım hikâyelerdeki karakterlerde benden izler olurdu hep. Daha sonraları yazdığım hikâyelerden bazılarında bu bağdan biraz olsun kurtulmak için yaşlı insanları, oğlan çocuklarını ve erkekleri yazmaya çalıştım. Bunu öğrenmeye devam ediyorum hâlâ ve umarım böyle denemelere gelecekte de devam edebilirim. Hikâyelerin ötesinde de yaşamaya devam ettiğini düşündüğüm karakterler genç olanlar; hayatın eşiğindeler. Çalışma Sürüyor öyküsündeki genç kız ya da Kaya öyküsündeki oğlan gibi. Bu hikâyelerdeki olaylar onları muhtemelen hayatın farklı bir safhasına sevk edecek: Biraz zor, biraz bilgece bir kısmına. Bundan sonrasını bilmiyorum ama okurun, karakterlerin bu yeni benliklerle yola nasıl devam edeceklerini, en azından, merak edeceğini umuyorum.

Çeviren: Onur Çalı

Bu yazı Parşömen Fanzin’de yayınlanmıştır.

İlk olarak Times Live adlı web-sitesinde, 2010 yılında yayınlanan söyleşiyi başka bir Güney Afrikalı yazar Diane Awerbuck gerçekleştirmiş.