New Yorker’dan Avrupa’nın tüm sokaklarına: MAVIS GALLANT ÖYKÜLERİ

Yıllarca New Yorker dergisinde öyküleri yayınlanan Mavis Gallant’ın Yüz Kitap tarafından yayınlanan “Paris Öyküleri” isimli kitabı Kanada’da doğan özgürlükçü bir aklın dünyanın farklı coğrafyalarına bakışından izler taşıyor, hem de özenle yazılmış bir öyküyü okumanın insanı sürükleyebileceği düşüncelerin derinliğiyle şaşırtıyor. Gallant’ın kitabı adeta günümüz Avrupa’sının ve Batı medeniyetinin bugünden bakıldığında çözülmesi imkânsız gibi görünen manevi problemlerine dair yanıtlar içeriyor.

Malum, 20. yüzyıldaki Avrupa fikrinin barışçıllığına ve çoksesliliğine olan hayranlık, yerini çoktan rafa kalktı denen görüşlerin puslu dünyasına bırakabilir gibi duruyor. Bu hem Avrupa’da yaşayanları, hem de dünyanın farklı bölgelerinde yaşayıp Avrupa fikrinin savaş sonrasından çıkan derslerle vadettiği birlikte yaşama imkânına dair umudun ve birlikte yaşamanın getirdiği kültürel ve sanatsal birlikteliği sevenleri fazlasıyla tedirgin eden bir durum. Tüm bu karanlık fotoğrafı dağıtabilme umudu taşıyan şeyler ise sınırlı: Sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen barış hareketleri ve birlikte olmanın güzelliğini savunan Gallant’ın öykülerine benzeyen eserler. Gallant’ın öyküleri bize Avrupa hakkında onlarca sürdürülmüş bu umudun boş olmadığını kanıtlamaya koyuluyor. Yazarın öykülerinin arka planında sağlam bir politik kültürün izleri olduğu her bir detayda daha da belirginleşiyor.

Daha çocukluğundan başlayarak sık sık yer değiştirmeye alışan, bavulu odası haline gelmiş bir yazar olarak Gallant, farklı kültürlerle küçük yaşta tanışmış olmanın getirdiği zihin açıklığıyla kendinden farklı olanları bir iktidar ilişkisi kurmadan kaleme almayı oldukça iyi beceriyor. 1944’te yayınladığı ilk öykülerinin üstünden geçen altı yılın ardından Paris’e hayatını yazı yazarak kazanmak amacıyla yerleşmesiyle yeni bir boyut kazanan yaşamıyla Gallant bugün bile birçok insanın asla cesaret edemeyeceği hayatını yalnızca yazıyla kazanma işinin altından kalkabiliyor. Yıllarca The New Yorker’da düzenli olarak yazıları yayınlanan ve edebiyat ödülleri kazanan Gallant’la ilgili Michael Ondaatje’nin aktardığı bir anekdota dikkat çekerek onu anlatmaya çalışmakta fayda var. Ondaatje bir kitabı tamamlamakla uğraşırken okunamayacak bir yazar varsa onun da Mavis Gallant olduğunu, hiçbir şeyin Gallant okumak kadar cesaret kırıcı olmadığını söylüyor. Gerçekten de Gallant’la ilgili bu söylenenler, günümüzde iyi bir edebiyat eserinin ne tür faciaları da engelleyebileceğinin kanıtı gibi. Zira the New Yorker gibi bir dergide düzenli olarak yazılarını yayınlatabilmek de dahil olmak üzere Gallant’ın yazı anlamında elde ettiği başarıların en büyüğü, farklı yazarlar tarafından farklı dönemlerde sezilmiş olan ustalığı. Gallant’ın öyküleri bazen 50’li, 60’lı yaşlarında bir kadının eşini kaybettikten sonra içine düştüğü dünyaya bakıyor, bazen de bir göçmenin bir ülkeden başka bir ülkeye uzanan yolculuğu içerisinde yaşadığı fikri dönüşümü ele alıyor. Ama bu konuları ele alıştaki asıl ustalık, Gallant’ın kaleminin hiçbir zaman olayları olduğundan daha trajik göstererek o sayfayı okuru için daha da ızdırap dolu kılan bir anlayışla hareket etmiyor olması.

Gallant, bir yazarın kolaylıkla düşebileceği travmatik duygusal sahnelere öykülerinin kaderini bağlamıyor. Öykülerinin öyküyü özgün ve güzel kılan şeyin Gallant’ın iç dünyasındaki naif ve aşırılıkla mesafeli duruş olduğu söylenebilir. Örneğin, hayatı boyunca gölgesinde yaşadığı eşinin ölümünden bir süre sonra torunuyla bir süreliğine başbaşa kalmak zorunda olan kadının öyküsü acıma duygusu üzerine kurgulanıp olabildiğince sulandırılabilecekken, çok daha ince ayrıntılar üstünde biçimleniyor.

Gallant’ın bir öykücü olması, onun bunca göçmen hikâyesine tanıklığı ve kendi göçme, seyahat etme arzusunun bir sonucu gibi okunabilir. Göçmenliğin kendisi yanılgı üstüne kuruludur, diyen Gallant’ın bir bekleme salonunda neyi beklediğini bilmeyen bir göçmenden, tanımadığı bir evin salonunda aslında tanımadığı bir akrabasıyla başbaşa kalan bir çocuğa aklımızın içinde bir anlığına beliriveren o fotoğrafları yazıya aktarıyor. Öyküleri adeta Avrupa’da trene binip oradan oraya yapılan bir tatil gibi akıyor.

Gallant için birbirine benzer karakterlerin öykücüsü demek ona çok büyük bir haksızlık olur. İtalyan bir hizmetkârdan etrafında olup bitenden pek de haberdar olmayan küçük bir çocuğa ya da ölümü bekleyen ve kendi hayatları üzerindeki kontrolü kaybetmenin acısını yaşayan bir adama herkes Gallant’ın öykülerinin ana karakteri olabilir. Onun öyküleri için bir tema, karakterleri için ortak bir sınıf seçmek bu yüzden güç görünüyor. Gallant’ın yazarları hayal kuran çocuklara benzeten yaklaşımı aslında Gallant’ın aslen bir çocuğun öğretilenlerle kirlenmemiş aklının saflığıyla yazılabilecek şeyleri nasıl yazmasını andırıyor. Çünkü, günümüzde popüler kültür ürünlerinde ve yeni romanlarda her seferinde marjinal veya travmatik birer unsur olarak görünen kimlikler/aidiyetler onun öykülerinde olabildiğince yumuşak ve olduğu gibi ele alınıyor.

Netice olarak Gallant her bir öyküsü arasında kendisinin de tavsiye ettiği üzere bir süre içsel bir istişare yaşamak için ara verilmesi gereken türde bir yazar. Hikâyelerini özümsemek ve karakterlerin kafanızda bıraktığı izi sindirmek için her öykünün sonunda gerçekten zamana ihtiyacınız oluyor. Onun öyküleri, İnternet çağında fazlasıyla alışmış olduğumuz hızlı tüketim ve geçicilik üstüne kurulu kültürün karşısında öykülerin ve edebiyatın ne kadar sağlam bir kale olabileceğinin kanıtı. Geçici olmayan, tüketilmeye değil okunmaya açık bir edebiyatta öykünün yerinin ne kadar etkili olabileceğine dair bir ilham sunuyor Gallant.

SARPHAN UZUNOĞLU

Bu yazı journo.com.tr’de yayınlanmıştır.