“YAZARKEN HAREKETE GEÇMEMİ SAĞLAYAN GÖRSEL BİR İMGE OLUYOR”

Yazın geçmişinde romanlar da var ama benim esas merak ettiğim konu öykünün yaşantında varlığını sana ilk nasıl hissettirdiği. Roman yazmanın yanında bir yan uğraş olarak mı doğdu, yoksa Kral Lear’ın deyimiyle “özün ta kendisi” miydi? Gerçek ya da kurgu yazmak arasında bir tercihin var mı?

Kendimi hem bir öykü hem de bir roman yazarı olarak görmek isterim. Fakat öykülerin kişisel olarak duygularıma ve bir yazar olarak yeteneklerime uyan bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Sanırım çok geniş bir çerçeveden görünen bir manzaraya kıyasla o manzaranın çarpıcı, çağrışımcı bir parçası beni daha fazla zorluyor. Çok çok yavaş çalışırım, bu yüzden bir roman benim için cesaret kırıcı bir şekilde zamana yayılan bir proje olabilir. O zaman zarfında birkaç öykünün de bir yandan pişiyor olması güzel, belirli aralıklarla bir tamamlanma duygusu yaşanmış oluyor bu sayede. İş okumaya geldiğindeyse, uzun bir zaman boyunca aynı dil tarafından sürüklenmeye daha meyyalim, bu bir roman süresince de olabilir, aynı yazarın bir seçkisi süresince de.

Öykülerinin çatısı altında toplanan konuların çeşitliliği beni şaşırttı. Hep Eve’de kentsel gelişim ve eski hayat tarzlarını gasp edişi, Düşüş’te bir inşaat alanı ve bir adamın bir binayla kurduğu yakın ilişki, Kaya’da kendine güvensiz bir delikanlının ilk aşkı, Porselen’de ruhun kırılganlığı anlatılıyor, kitap boyunca daha nicelerine rastlamak mümkün. Öykülerini nereden buluyorsun, bu kadar özgün temalara seni ne çekiyor?

Farklı olduklarını düşünmene çok memnun oldum. Bu başlangıçta beni biraz endişelendiren bir konuydu, bu öykülerin çoğunun hemen hemen aynı bakış açısıyla yazılmış gibi görünebileceğine dair kuşkularım vardı. Öykülerde elbette yinelenen temalar ve gündelik hayatın ortak kaygıları yer alıyor, benim de açıkça gördüğüm bir şey bu, ama nihayetinde bunların bir zayıflığı değil birleştirici bir gücü yansıtmasını umuyorum. Editörüm de ben de öyküleri hem aralarında bir bağ olacak hem de farklılıklarını hissettirecek şekilde düzenlemeye çok özen gösterdik. Başarılı olduysak ne mutlu bize. Bugüne dek yazdığım öykülere baktığımda ufkumun genişlediğini, gitgide çoğalan bir tema, ton ve ses çeşitliliğine sahip olduğunu düşünüyorum.

Öykülerin hayata dair her şeyi derinlemesine ele alıyor. Kitabını her durumu, her karakteri çok isabetli gözlemler yansıtan bir bakışla irdelediğinin bilincine vararak okudum. Hayat karşına ne çıkarırsa çıkarsın onun yüzeysel boyutuyla asla yetinmeyip daima derinine indiğin izlenimine kapıldım. Bu doğruysa, gündelik yaşamı senin için zorlaştırmıyor mu?

Sanırım ben hayatım boyunca bir izleyici oldum, gözlerini dikip bakakalan şu utangaç çocuklardan biriydim, sanırım gündelik yaşantımda gerçeği arayan birinden ziyade kafası karışık bir gözlemciden ibaretim. Aslında tüm dikkatimi yüzeysel boyuta, bir şeylerin yüzeyden görünüşüne verdiğimi söylemek çok daha doğru olur. Özellikle bu kitapta öykülerin büyük bir kısmını doğuran, şehrin beni büyüleyen fiziki yapısı oldu. Gözlem alışkanlığı gelişigüzel bir veri toplama sürecinden ibaret gibi geliyor bana. Kanaatimce o verileri ele alıp işlemeye çalışmak ancak yazmakla mümkün oluyor, ancak o zaman doku ve anlama ulaşılabiliyor. Yazma eylemini pek çok açıdan olayın başlangıçta neden dikkatimi çektiğini bulma çabam olarak görüyorum. Fakat buna “gerçek” demek konusunda tereddüt ediyorum!

Distopya türünde bir öykü olan Zehir’le Afrika Edebiyatı dalında Caine ödülü kazandın. Oldukça olumlu eleştiriler alan iki roman yazdın. Yazmaya ne zaman başladın, böylesi rekabetçi bir alanda eserlerini öne çıkaran şey nedir?

Bu cesaret verici sözler için teşekkür ederim. Yazmaya 26 yaşında başladım ve kendimi tamamen buna adadım, öncesinde bazı şiir denemelerim de vardı. Yazdığım bir öykü bir yarışmada ödül kazandı ve bu deneyim yazma eylemini ciddi bir uğraş olarak yeniden ele almama neden oldu. Kesinlikle çok şanslıydım ve karşıma inanılmaz fırsatlar çıktı. Şans ve kabiliyetin birleşmesiyle eserlerimi insanların gözü önünde tutmayı da başardım, çok yavaş bir tempoda yazmama rağmen. Bunda da yine kısa öykülerin basılması benim için büyük bir avantaj oldu. Her bir öykünün kalıcı olması ve hak ettiği ilgiyi görebilmesi için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Örneğin Hep Eve kitabındaki öykülerin çoğu daha önce yarışmalara katıldı, iki üç farklı yerde yayımlandı. Hep Eve’de yer alan yeni eserler bu sayede yeniden yayımlansın diye edebiyat dergileri tarafından seçildi.

“Kordon” ve “İyi Evlat” gibi öykülerini yazmandaki motivasyonun neydi?

Yaşadıkları coğrafyanın insanların hayatlarını şekillendirmesi, aynı şekilde insanların da o coğrafyaları biçimlendirmesi çok ilgimi çeken bir olgu. Fakat başlangıç noktam bu değil. Bu gerçekten de yalnızca yazarken farkına vardığım bir meşguliyet. Beni esas harekete geçiren şeyse genellikle görsel bir imge, sıklıkla da bir mekân oluyor. “Kordon” öyküsü şöyle gelişti mesela, Sea Point’te kordonda gezintiye çıktığım bir akşam dalgaların rengi beni büyüledi ve spesifik olarak o yeri, ne kadar ilginç olduğunu, birbirinden çok farklı insanların neredeyse kontrollerinin dışında, neredeyse mekanik hissettiren bir biçimde yollarının kesişmesine nasıl vesile olduğunu düşündüm. “İyi Evlat” öyküsünün doğumunu anımsamaksa biraz daha güç. Sanırım sadece sincap maymunları tarafından rahatsız edilen bir karakterin olduğu bir sahne yazmak istedim. Ayrıca kamuya açık bir binanın kapanış saatinden sonra başlayan gizli hayatını hep çok baştan çıkarıcı bir başlık olarak görmüşümdür.

Kurmaca öykü ve romanların ödüller ve olumlu tepkiler toplamakta gerçekten çok başarılı oldu. Bu başlı başına mükemmel bir mükafat ama bir kurgu yazarı olarak yalnızca kurgu eserler üreterek geçimini sağlayabiliyor musun, yoksa başka işler de yaparak bütçene katkıda bulunman gerekiyor mu?

Geçimimi kesinlikle yazarak sağlayamıyorum ama gelirimin yazarlıktan elde ettiğim kısmı –ve zamanımın yazmaya ayırabildiğim kısmı– yıllar içinde sürekli artmaya başladı. Bu durumun devam etmesini umuyorum ama yazarlığın finansal açıdan pek de güvenli bir kariyer olduğunu söyleyemem. Caine ödülünden kazandığım paranın bana çok yardımı dokundu ve belli bir eserimin bana öyle ya da böyle fon sağlayacağını biliyorum ama çoğunlukla başka işler –yazma kabiliyeti gerektirmeyen türde işler– yaparak bütçeme katkı sağlamam gerekiyor.

Yazarlar gözlemci bakışa doğuştan mı sahiptir, yoksa bu bakış zaman ve düzenli çalışmayla geliştirilebilir mi?

Bunun doğuştan gelen bir şey olup olmadığından emin değilim. Fakat ayrıntılar konusunda birazcık takıntılı olmayan biri neden yazar olmak istesin? Böyle bir şeyin olabileceğini pek zannetmiyorum.

Şu anda üzerinde çalıştığın yeni bir kitap var mı? Varsa bize biraz ondan bahsedebilir misin?

Şu sıralar yeni romanımın son dokunuşlarını yapıyorum, ismi Nineveh. Her şey planlandığı gibi giderse önümüzdeki yıl çıkacak.

 

Çeviren: Ezgi Kıymaç

 

Bu yazı edebiyathaber.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bu söyleşi 2010 yılında Janet Van Eeden tarafından gerçekleştirilmiştir.