“YAZMAK AŞKA BENZİYOR, EN İYİ KISMI İLK ZAMANLARI…”

Mavis Gallant, 1922 yılında İngiliz-İskoç bir iş adamı ile onun Amerikalı eşinin tek çocuğu olarak Montreal’de dünyaya geldi. Amatör bir ressam olan babasını on yaşındayken kaybetti, annesi kısa sürede yeniden evlendi. Göçebelik Gallant’a çocukluğundan mirastı -ailesi çok sık taşınıyordu ve sekiz yıl içinde, liseden mezun olana dek, New York’ta 17 farklı okula gitti.

 

18 yaşında Montreal’e yalnız döndü. Kısa bir süre Kanada Film Kurulu’nda çalıştı, ardından The Standard için Jean-Paul Sartre dahil birçok isimle söyleşi yaptı, film eleştirileri kaleme aldı, makaleler ve haftalık köşe yazıları yazdı. 1950 yılında otuzuna geldiğinde gazeteciliği bırakacağına dair kendine verdiği sözü tutarak istifa etti. Birkaç gün sonra ilk öyküsünü The New Yorker’a gönderdi, daha fazlasını görmek istediklerini belirten bir not ile reddedildi; gönderdiği ikinci öykü “Madeline’in Doğum Günü” kabul edildi. Aslında sadece S. J. Perelman ve John Updike’ın birden fazla kez yayınlandığı The New Yorker’da Gallant’ın eserleri yıllarca yayınlanmaya devam etti.

 

Gazeteciliği bıraktıktan kısa bir süre sonra, Gallant hayatını tam zamanlı kurmaca yazarı olarak kazanmak için Avrupa’ya gitti: “Kendime yazar demek istiyorsam, yazarlık yaparak geçinebilmeliyim. Eğer sade bir hayatı bile geçindiremeyeceksem her bir müsveddeyi, her bir kopyayı, her bir defteri parçalayıp yaşamak için kendime başka bir yol bulmalıyım.” Bir süre seyahat ettikten sonra bugün de yaşamayı sürdürdüğü Paris’e yerleşti.

 

Gallant’ın sayısız deneme ve incelemesinin yanısıra on tane kısa öykü derlemesi, iki romanı ve bir oyunu yayınlandı. İlk öykü derlemesi The Other Paris 1956’da raflardaydı; bunu 1959 yılında Green Water, Green Sky adlı roman takip etti. Yaklaşık otuz yıl sonra formuna döndü (ikinci romanı A Fairly Good Time 1970 yılında yayınlandı) ve şimdilerde üçüncü romanı üstünde çalışıyor. 1981 yılında, Canadian Stories alt başlıklı Home Truths yayınlandıktan sonra Order of Canada ve ülkenin en önemli edebiyat ödülü olan Governor General Award’u kazandı. Bin sayfayı bulan toplu öyküleri 1996 yılında yazarı onurlandırmak için yayınlandı ve Canada Council Molson Prize ödülüne sanat dalında layık görüldü.

 

İlk söyleşi 1996 yılının Ağustos ayında Paris’te bir akşamüstü Le Select’te gerçekleşti. Montparnasse civarında bulunan evine çok uzak olmayan bu kafeyi Gallant önermişti. Sokağın karmaşasıyla çevrilen ve yer yer bölünen (Gallant bu semtte onlarca yıldır yaşadığı için kafedeki birkaç müdavimi tanıyordu) sohbet akşama kadar sürdü. Gallant’ın sesi güçlü ve genç kız gibi, ironik yorumlarının arkasından coşkuyla gülüyordu. Röportajın kalanı yazışarak gerçekleştirildi.

 

DK: Yaklaşık elli yıldır Fransa’da yaşayıp İngilizce yazarak hayatınızı kazandınız. Bu durumda başarılı olduğunuz açık. Peki neden?

 

GALLANT: Diğer yazarlar da aynısını yaptı. Marguerite Yourcenar ve Saint-John Perse yıllarca Amerika’da yaşadı ama Fransızca yazmayı sürdürdü. Fransız romancı Michel Deon İrlanda’da yaşıyor. Elias Canetti İngiltere’de yaşadı ama bir satır bile İngilizce yazmadı. W. G. Sebald 1950’lerden beri İngiltere’de yaşadı ama hâlâ Almanca yazıyor. Fransa’da yaşamama rağmen, gün içinde İngilizce’den fazla Fransızca konuşuyorum, herhangi bir şey aklıma, aklımın yazarlık kısmına geldiğinde, bu İngilizce oluyor.

 

İlkokulum Montreal’de Fransız bir manastırdı. Eğer birisi o yılları da Fransa’da yaşadığım diğer on yıllara eklerse hayatımın çoğunu gerçekten Fransa’da yaşayarak geçirmiş oluyorum. Ancak kendimi arkadaşlarıma gönderdiğim mektuplar dışında Fransızca yazmaya zorlamıyorum. Öyküler zihnime İngilizce bir yol takip ederek geliyor. Yazmak İngilizce. Yazmak ve İngilizce ayrılamaz. Bir öykünün ilk karesinin bir filmi aniden durdurmuşsun gibi durgun ve elbette mükemmel derecede sessiz olmasının sebebi bu olabilir. Ses geldiğinde, İngilizcedir. İyi açıklayabildiğimi düşünmüyorum.

 

DK: Kendinizi Parizyen olarak görüyor musunuz? Bir mülteci?

 

GALLANT: Ben bir yazarım ve elbette Kanadalıyım. Bir keresinde İsviçre’de uzun bir anesteziden çıkarken nerede olduğuma ve neden orada olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca yazar olduğumu ve Quebecli olduğumu biliyordum. Birisinin Fransızca konuştuğunu duyabiliyordum ve Quebec yakınlarında bir trafik kazası geçirdiğimi düşündüm. Sonuç olarak ismimi hatırlayabildim.

 

DK: Hâlâ Fransa dışına seyahat ediyor musunuz?

 

GALLANT: Kanada’ya yılda bir veya iki kez giderim. Avrupa’da bugüne kadar bildiğim her şehre trenle yeniden gitmek yapmaktan zevk aldığım bir şey. Paris’e her döndüğümde buranın içlerindeki favorim olduğunu fark ediyor ve bir daha asla bavul hazırlamamaya karar veriyorum. Ama bir şey çıkıyor ve yine o bavulu sürüklüyorum.

 

DK: Herhangi bir ortamda rahat edebileceğinizi ve herhangi bir durumda evinizde hissedebileceğinizi söylediniz. Hiç kendinizi içinden çıkamadığınız bir durumda rahatsız hissettiğiniz oldu mu?

GALLANT: Evet. Bunu Sovyetler Birliği’ne gittiğimde hissettim; hiçbir ilişkinin mümkün olmadığını hissettim. Brezhnev dönemiydi. Ve ilginçtir, hiçbir iletişimin mümkün olmadığını bir de Finlandiya seyahatimde hissettim. Eskiden çokça araba ile yalnız seyahat ederdim; bir yere uçakla gider, bir araba kiralar ve etrafı gezerdim. Ama Finlandiya’da dilimi anlayan kimse yoktu, Fransızca ölü bir dildi ve bu kadar fazla İngilizce bilmeyen insan olduğuna şaşırdım. Seyahatimi yarıda kestiğim tek ülkeydi. Sadece yabancılarla konuşmaya alışıktım. O zamanlar otostopçulardan korkmazdım. Tek bir kimseyi tanımadığım yerlere gider, bir defter dolusu adresle geri dönerdim. Yapmaktan çok zevk aldığım bir şeydi. Araba sürmeye âşıktım. Her zaman kendi kendime olmayı severdim. Hiç başka bir şekilde seyahat etmedim demiyorum. Ama bir bağ kuramadığım başka bazı durumlar vardı ve yalnızca dil bilmemek değildi nedeni. Bu bazen kendi ülkenizde de olabilir.

 

DK: Kendi ülkeniz neresi?

 

GALLANT: Kanada. Avrupa’ya vardığımda uyum sağlamakta hiç zorluk çekmedim. Şimdi düşünüyorum da hayali bir yere çok çabuk adapte oldum. Aynanın içinden geçmek ya da bir romanın veya resmin içinde yürümek gibi.

 

DK: Hangi anlamda? Entelektüel anlamda mı?

 

GALLANT: Ah, entelektüel anlamda ve her anlamda. Bu çok uzun bir zaman önceydi ve Kanada 50’lerin başlarında entelektüel anlamda çöldü.

 

DK: Peki sosyal olarak?

 

GALLANT: Hiçbir problem yaşamadım. Kanada’dan Paris’e ilk geldiğimde birisi Mavis devamlı Fransızlarla dışarı çıkıyor demişti. Ve bir başkası da tamam ama polislerle dışarı çıkıyor, herkesle dışarı çıkabilecekken polislerle geziyor demişti. İlk başlarda tavrım hiçbir teklifi reddetmemekten yanaydı –ama başlarda. Tabii kesinlikle umutsuz bir vaka değilse.

 

DK: 1950 yılında geçiminizi edebiyat yazarı olarak sağlamak için Avrupa’ya gittiniz, 28 yaşınızda kendinize iki yıl zaman tanıdınız, eğer geçinemeseydiniz vazgeçecektiniz. Bu ilk iki yıl boyunca bazı şüpheleriniz var mıydı?

 

GALLANT: Yazarak para kazanmak zor, özellikle de benim yazdığım türde. Zorlukların neler olacağına dair minimum fikirle başladım. İlk zamanlarda, Madrid’de yaşarken korkunç bir hata yaptığımda hissettim bunu sadece. The New Yorker’da ilk öyküm yayınlandığında benimle iletişime geçen New Yorklu bir ajansa kaydolmuştum. Salzburg’da USIS kütüphanesinde rehberde isimlerini aradığımda Sanatçılar ve Yazarlar Yıllığı gibi bir şey çıkmıştı. Amerika’da bir ajansa sahip olmak iyi bir şeydir diye düşünmüştüm çünkü o zamanlar devamlı seyahat ediyordum; böyle bir rehberde böyle bir isimle yer alan birinin güvenilmez olabileceği aklıma gelmemişti, hâlâ da kafamı karıştırır. Hikâyelerimi yolladığımda yer bulamadığını söylemişti ama işin doğrusu yayınlanmış ama paramı vermemiş olmasıydı. The New Yorker’dan gelen ödemeyi bana göndermediğini öğrenmemem için onlara adresimin Poste Restante, Capri olduğunu söylemişti. The New Yorker’dan gelen mektuplar geri dönüyordu tabii ki ama orada çalışan kimse beni çok iyi tanımadığı için mektuplarını yanıtlamayan bir dengesiz olduğumu düşünmüş olmalılar. Sonuç olarak 1952 yılının baharında Madrid’de beş parasız kaldım. Zor durumda olmaktan bahsetmiyorum, yemekten tutun, üzerine yazı yazabileceğim bir kağıda kadar hiçbir şeyimin olmamasından bahsediyorum. Ama en kötüsü de kimsenin benim öykülerimi yayınlamak istemediği düşüncesiydi, ajansım öykülerimi beğendiğini ama ondan başka kimsenin beğenmediğini söylediğinde inanmıştım.

 

Sonra, Madrid’de, bir gün bir The New Yorker gördüm (satın alacak gücüm olmadığı için nerede ve nasıl karşılaştığımı hatırlamıyorum), büyük bir şaşkınlıkla içerisinde bir öykümün olduğunu gördüm. Editörüm William Maxwell ile Avrupa’ya gelmeden evvel 1950 yılında tanışmıştım ama hâlâ onun için Bayan Gallant’tım ve eğer gönderdiği mektuplardan biri elime geçmiş olsaydı ve yanıtlayabilseydim o da benim için Bay Maxwell idi. Benim ilk edebiyat editörümdü ve bu ilişki 25 yıl sürdü. Onun gibi bir editöre sahip olmak talih kuşunun başıma konmasıydı. Böylece ona yazdım ve sadece düzeltileri görebilseydim iyi olurdu dedim. Cevabının şöyle başladığını “Şükürler olsun nerede olduğunu öğrendik”, ve ajansımdan Capri’de olduğumu öğrendiklerini söylediğini hatırlıyorum. Paradan bahsetmedim, daha çok öykülerimin bana söylenmeden yayınlanmasına üzülmüştüm ama o yanıtında –“Daha da önemlisi iki öykünün telifini aldın mı?” diye sordu. İki öykü? Başka sayılarda da öykülerim vardı. Herald Tribune olduğunu sandığım bir dergide o ajansın sahibinin motor kazasında öldüğünü okuduğumu söylemek dışında konunun detaylarını kendime saklayayım.

 

Sanırım verdiği en büyük hasar özgüvenimi kaybetmemdi. Gönderdiğim her öykünün başarısız olduğuna inandığımda duyduğum ümitsizlik ve umutsuzluk hissi beni hiçbir zaman terk etmedi. Aslına bakarsanız tanıdığım her yazarda biraz bu durum var. Hiç kimsenin birincil düşüncesi değil tabii. Eğer öyle olsaydı kimse tek kelime yazamazdı.

 

DK: Maxwell ile ilişkiniz nasıldı? Eğer olduysa, yazınız üzerindeki etkisi neydi?

 

 

GALLANT: Bana göre ilişkimiz mükemmeldi. Yazılarını onunla hiç tanışmadan evvel okumuştum ama ilk tanıştığımızda ‘o William Maxwell’ olduğunu bilmiyordum. Yazarlarını etkilemek için hiç çaba sarf etmezdi.

 

DK: Toplu Öyküler’inizi ona mı adadınız?

 

GALLANT: Ona ve o emekli olduğunda yerine gelen Daniel Menaker’e. Kitabın ismi Toplu Öyküler ama yayınlananların ancak yarısını içeriyor.

 

 

DK: Tümünün olduğu bir toplu öyküler olacak mı?

 

GALLANT: Tümünü toparlayamazsınız ki. Yalnızca The New Yorker’a yaklaşık 120 tane yazdım. O hacimde bir kitabın hiçbir anlamı yok –taşıyamazsınız, yatakta okuyamazsınız, masaya koymanız gerekir. Vikram Seth’in A Suitable Boy adlı bir romanını aldım, bir sene boyunca mutfak masamda durdu, çünkü hiçbir yere taşıyamıyordum. Masaya bıraktım ve ne zaman bir fincan kahve içmeye mutfağa girsem bir parça okudum ve bitirmem bir yılımı aldı.

 

DK

Doğru, eğer yanınızda trene götüremiyorsanız veya-

 

GALLANT: Otobüse götüremezsiniz. Ben kafelerde okumayı severim ve küçük kitapları tercih ederim. Her zaman bir yerde mahsur kalma ihtimaline karşı çantamda bir tane olur. Genellikle defter de olur ve mektup yazarım.

 

DK: Toplu Öyküler’iniz yayınlandığında eleştirmenler bütünüyle kurmaca yazınınızı yeniden değerlendirme, ele alma şansı yakaladı. İlgileri ve övgüleri sizi nasıl etkiledi?

 

GALLANT: Kimse “Kendi zamanını da bizim zamanımızı da boşa harcadı,” demediği için memnundum. Ve hayattayken toplu öykülerimi yayınladıkları ve değerlendirmeleri görebildiğim için şanslı olduğumu düşündüm.

 

DK: Yazınınızla ilgili en çok ne hoşunuza gidiyor?

 

GALLANT: Buna cevap verebileceğimi düşünmüyorum. Bir kişinin kendi çalışmasından etkilendiğini sanmıyorum. Böyle bir şeyi hayal edemiyorum. Bu bir doğrusunu yapma meselesi, hayran olma meselesi değil.

 

DK: Yazdıklarınızla ilgili neyi sevdiğinizin yanıtı bu mu o zaman? Okuyup, işte bu doğru diyebilmek.

 

GALLANT: Hayır. O zaman da emin olamam. Yazarların kendi yazdıklarına o gözle baktıklarını düşünmüyorum. Hatta, sanırım yalnızca bir defa tekrar okuduğumda, İşte bu iyi ve hoşuma gitti dediğim bir şey yazdım. “The Pegnitz Junction”’ adlı uzun öyküydü –tam olmasını istediğim şekilde ulaşıyordu okuyucuya. Onu bir çırpıda yazdım. Olduğu gibi zihnimdeydi ve yazılmayı bekliyordu –neredeyse başka birisi yazdırmış gibiydi. Olağanüstüydü.

 

DK: Yazmak genellikle eğlenceli bir deneyim midir?

 

GALLANT: Aşk ilişkisine benziyor, en iyi kısmı ilk zamanları.

DK: Sıradan bir gününüz nasıl? Gününüzü yazmaya göre organize ediyor musunuz yoksa bir ajandaya ihtiyaç duymuyor musunuz?

 

GALLANT: Her gün yazıyorum, seyahat ettiğim günler dışında; yıllar evvel seyahat günlüğü tutma çabamdan vazgeçtim, her seferinde yüzeysel göründü gözüme. Burada olduğumda, chez moi, her gün doğal olarak yazıyorum. Çoğu günler sabahları ama bazı günler de günün herhangi bir saatinde, öğlen ya da gece. Ne yazdığıma ve o şeyin durumuna bağlı. Bu bir sorumluluk değil. Bu benim yaşama şeklim.

 

DK: Yazmanın imkânsız olduğu oldu mu hiç? Aklınıza hiçbir fikir gelmediği olmadı mı bugüne kadar?

 

GALLANT: Aklımda bir şey olmamasını hayal edemiyorum.

 

DK: Yazmanıza yardımcı olacak alışkanlıklarınız var mı?

 

GALLANT: Sabahın erken saatlerinde şiir okumak bir alışkanlık –çalışmaya başlamadan evvel okuyorum. Ne zaman insanlar ‘Artık kimse şiir okumuyor’ dese, ‘Pekâlâ, Ben okuyorum’ diye düşünüyorum.

 

DK: İngilizce mi Fransızca mı okuyorsunuz?

 

GALLANT: İngilizceyi de Fransızcayı da eşit düzeyde okuyorum. Alışkanlık gereği sabahları İngilizce okuyorum.

 

DK: Nasıl çalışıyorsunuz? Hâlâ elle mi yazıyorsunuz?

 

GALLANT: Yeni herhangi bir şeye el yazısıyla başlıyorum. Sonra bilgisayara geçiriyorum. Sonra el yazısıyla düzeltiyorum. Sonra yeniden bilgisayara geçiriyorum ve yeniden yazıyorum ve yine elde düzeltilerini yapıyorum. Ve bu böyle devam ediyor. Sıklıkla başka insanların da el yazısıyla çalıştıklarını görüp şaşırıyorum –edebiyattan bahsediyorum. Eleştirilere ve makalelere de el yazısı ile başlıyorum ama bilgisayara daha hızlı geçiriyorum. Bilgisayar karşıtı azınlıktan değilim –bu aptalca olurdu. Ama bu yazma yolu benim için işe yarıyor ve yalnızca bakalım şimdi ne olacak diye radikal bir değişiklik yapmaya gönülsüzüm. Yazmamı dondurabilir.

DK: Yazmaya başladığınızda öykü mü roman mı olduğunu biliyor musunuz?

 

GALLANT: Başından biliyorum.

 

DK: Yazmaya başladığınızda aklınızda ne oluyor? İlk cümle mi, finali mi, ana teması mı, birinci veya üçüncü karakterin kim olacağı mı?

 

GALLANT: Sanırım her biri aklımda oluyor. Ama neredeyse her zaman aklımdakini kısaltıyorum.

 

DK: Fransa’ya taşınmadan evvel muhabirlik yapıyordunuz. Gazetecilik tecrübenizin edebiyat yazınınızı etkilediğini düşünüyor musunuz?

 

GALLANT

Gazetecilik benim edebiyat yazınımı etkilemedi. Gazetede çalıştım –Montreal’deki The Standard, ki çok uzun zaman önce kapandı, ve evde kurmaca yazdım. 20’li yaşlarımda 6 yıl 3 ayımı böyle geçirdim. O benim çıraklık dönemimdi. İşi ve hayatımı seviyordum ancak benim istediğim hayat o değildi. Paris’te yaşamak istiyordum ve edebiyat dışında hiçbir şey yazmak istemiyordum ve tamamen özgür olmak istiyordum. Bütün bunların otuzuma geldiğinde hayata geçmek zorunda olduğuna karar verdim ve işimden istifa ettim ve Paris’e taşındım. Sadece nefesimi tuttum ve atladım. Havuzda su olup olmadığına bile bakmadım. O zamandan sonra on sekiz yıl kurgu dışı hiçbir şey yazmadım, kendim için kayıt altına aldığım günlükler dışında. Sonra kurgu dışı yazmaya başladım yeniden, muntazaman değil, sadece o bu, ve kolayca kurguya geri döndüm. Bir yazının diğeriyle karışmadığını gördüm. Paralel tren rayları gibiydiler. Bazen hâlâ anlamadığım bir dili konuşan bir yabancıyla röportaj yapmaya çalışan bir muhabir olduğumu hayal ederim. Koşullar elbette böyle değildi ama özü buydu. Sanırım edebiyat ile gazetecilik arasındaki fark da bu –her neyse, farklılıklardan biri. Kurmacada bir kişi yalnızca herkesin ne söylediğini değil, neden söylediğini de bilir. Kurgu dışı yazmak da hiç kolay değil, sadece farklı.

 

DK: Hiçbir zaman yazmayacağınız gerçek hikâyeler olduğunu bilmek sizi rahatsız ediyor mu?

 

GALLANT: Neye gerçek hikâye dediğinize göre değişir. Almanya’da bir gazetecilik öğrencisi bana en basit, yalın ve sıradan haber hikâyelerinin önemli bir hatayı gizleyebileceği gerçeğinden rahatsız olduğunu söylemişti. Bana bir örnek anlatmıştı, diyelim ki bir çift on yedinci evlilik yıldönümlerini kutluyorlar. Elele tutuşarak fotoğrafçıya poz vermek için oturuyorlar ve yıllardır birbirlerinin inişlerini çıkışlarını biliyorlar yine de bu evlilikte mutlu olmuşlar. Muhabir yalnızca onlar ne söylerse onu yazıyor. Ama ya gerçek, birbilerinden tamamen nefret ettikleriyse? Böyle bir durumda bütün bir röportaj bir yalandan ibaret oluyor. Ben de ona eğer röportajda söylenenlerin ardındaki yalanı yazmak istiyorsa kurmaca yazmak zorunda olduğunu söyledim. (Bu arada bu öğrenci bir eleştirmen oldu.)

 

DK: Dreyfus hakkında kurgudışı bir kitap üzerinde çalışıyorsunuz bir süredir. Kitabın durumu nedir?

 

GALLANT: Büyük bir müsvedde ve araştırma yığını olarak rafta duruyor – boş olan ter yerde, çamaşır dolabımda, banyo paspasları ve havluları arasında bir rafta duruyor.

 

DK: Tamamlanmamış bir projenizin olması sizi rahatsız ediyor mu?

 

GALLANT: Hayır. Sonsuza kadar öyle kalmayacak.

 

DK: Bu araştırma kitabı için farklı bir yöntem izlediniz. Bir çok tarihçi sadece belgeleri inceledi. Sizse gidip insanlarla görüştünüz.

 

GALLANT: Ben bir tarihçi değilim. Bir gazeteci gibi yaklaştım. Dreyfus ilişkisi hakkında yazmak ister miyim diye bana sorulduğunda (kısmen kabul ettim çünkü Hannah Arendy dışında hiçbir kadın yazmamıştı ve saçma bir şekilde araştırmanın çoğunu on sekiz ayda yapabileceğimi düşündüm) yazılanları ve memnuniyetsizlikleri okudum. Kağıt bebeklerle oynuyor gibi hissettim kendimi. Arkadaşları ya da akrabaları, bir şekilde bu dava ile bağlantılı olan insanları bularak başlamaya karar verdim -doğrudan bağlantılı olmasa bile. Bir gazeteci olarak ne yapabilirsem onu yaptım: Paris adres rehberimi aldım ve içindeki herkesi aradım. Bir aydan kısa bir süre sonra Dreyfus’un kızı Mme Jeanne Lévy ile işe başladım. Sonrasında gerçekten davada rolü olan, aile ile doğrudan bağı olan birçok insanla tanışacak kadar şanslıydım. Hikâyenin kötü adamı Esterhazy’nin ailesinden kimse ile tanışmadım. Onun iki kızı geride kimsecikler bırakmadan ölmüş. Aktris olanı, kendisini Seine’e atarak boğulmuş. Küçük kızı bir yardım kuruluşunda yoksulluk içinde ölmüş. Esterhazy onları tek edip İngiltere’ye kaçtıktan sonra, karısı ve kızlarıyla tanışmış bir aile buldum. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu aile kızları ve annelerini yanlarına almış. Kızlar o sırada yetişkin olmuş ancak ne paraları ne de gidecek yerleri varmış. Paris’ten Nantes’e gitmişler ve onları orada tren istasyonunda arkadaşları karşılamış. Esterhazy’nin dulu üstünde siyah peçeli eski moda matem elbisesi giymiş. ‘Ben Countess Esterhazy, Fransa’nın en mutsuz kadını,’ diye tekrarlayarak tren istasyonunda kızları ile çıkmış.

 

DK: Fransa’da yaşarken yerel yazar camiasının desteğini özlüyor musunuz?

 

GALLANT: Yazar camiası destekçi midir? Hiç olmuş mudur? Destek okurlardan gelir kesinlikle. Benim tecrübelerime göre yazarlar kendi işleri hakkında diğerleriyle konuşmuyorlar.

 

DK: Kiminle işinizi konuşuyorsunuz –herhangi biriyle mi?

 

GALLANT: Eğer kaçınma imkânım varsa konuşmuyorum.

 

DK: Fransız arkadaşlarınız yazdıklarınızı okuyor mu?

 

GALLANT: 1980’lerin sonuna kadar kitaplarım Fransızcaya çevrilmedi. Uzun yıllar boyunca Fransa’daki arkadaşlarım ne yapıp ettiğime dair hiçbir fikre sahip değildi –ben herhangi bir gizem yaratmadım; sadece olan buydu. Yazdığımı biliyorlardı fakat ilk kez ellerine Fransızca çeviriyi alıp okuduklarında tam olarak anladılar.

 

DK: Fransızca çevirileri başarılı buldunuz mu?

 

GALLANT: Nasıl hissettiğimi mi soruyorsunuz? Tamamıyla çevirmenine bağlı. Ne olursa olsun, sizin yazdığınızla aynı olmuyor –bu değiştirilemez. Yazdıklarımın Fransızcada farklı olacağını biliyordum çünkü yazarken Fransızca düşünmüyorum, İngilizce düşünüyorum. Fransızca bir diyalog bile bütünüyle İngilizce diyalogdan farklı, Fransızca çeviriler İngilizce yazılan bir şeyi yansıtamaz. Ben çevirinin Fransızcada iyi okunmasını ve birebir İngilizce kelime karşılıkları ile çevrilmemesini isterim. Bir keresinde Marguerite Yourcenar’ın İngilizce çevirileri ile ilgili bir şeyler yazdım. Çevirileri çok kötü olduğu için Amerikalıların onun müthiş bir yazar olduğuna inanmaları çok güç dedim. Bir çevirmenden olumsuz bir mektup aldım ve sonra şair Richard Howard’dan iyi bir mektup aldım, diyordu ki: “Sorun yazar kelime kelime çeviride ısrar ettiği için ‘La Grande Mademoiselle’i çevirmenin ne kadar zor olduğunu anlayamaman.” Yourcenar çeviride ihanete uğramak istemediğini söylemişti ancak eğer kelime karşılıklarıyla İngilizceye çevirirseniz ortaya macun gibi bir şey çıkıyor.

 

DK: Öykü türünün durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

GALLANT: Birkaç istisna ile beraber, kısa öykü kitapları nadiren iyi satıyor. Kısa-öykü okurları özel bir tür okur, şiir okurları gibi. Birçok roman okuru toplu öyküleri sevmez –sıklıkla değişen zaman, mekân ve karakter fikrinden hoşlanmadıklarını düşünüyorum. Elbette, öyküler arka arkaya okunmamalı. Öykülerden oluşan kitap bir roman değildir. Birisi bir keresinde bana “Katherine Mansfield roman yazmaya hazır olamadan öldü. Belki de hiçbir zaman olamayacaktı,” dedi. Söylediğinin çok aptalca olduğunu düşündüm.

 

DK: Peki sizin kitleniz? Yazarken aklınızda özel bir okuyucu oluyor mu?

 

GALLANT: Asla. Tek düşündüğüm her şeyi berrak yapmak.

 

DK: Sizin öyküleriniz bir roman gibi işlenmiş oluyorlar -bütün bir ömrü ve hikâyesini içerip yine de öykü olarak kalıyorlar. Sadece uzunluklarından dem vurmuyorum, yazının yoğunluğundan bahsediyorum. Bu yoğun yazın Tolstoy’un öyküleri ve novellalarını akla getiriyor.

 

GALLANT: Tolstoy’un öykülerinden etkilendiğimi düşünmüyorum. Çehov olması daha muhtemel. Edebiyatta her zaman özetlemeden, kısaltmadan, konu dışı olandan kurtulmaktan yana oldum Keşke size yardımcı olabilsem, çünkü ne kastettiğinizi anlıyorum ancak gerçekten ve dürüstçe kendi yazdıklarımı analiz etmiyorum. Bir öykünün her anlamda mükemmel berraklıkta olmasını istiyorum ve sıkıcı olmamasını istiyorum. C’est tout.

 

DK: Kısa öykünün her bir kuralını yıktığınız söylenebilir: Öykülerinizde çok fazla karakter ama az olay var; uzunlar, betimleme ve detay dolular. Ve öykünün arka planındaki yer alanların tarihi, hikâyenin konusundan daha fazla öne çıkıyor. Bilinçli olarak kuralları yıkmayı mı düşündünüz?

 

GALLANT: Yazdıklarımı analiz etmediğim konusunda sizi ikna edebilmeyi dilerdim.

 

DK: Geçmişte yazınınızı en güçlü şekilde etkileyen yazarın Anton Çehov olduğunu ve en fazla hayranlık duyduğunuz çağdaş yazarın ise Eudora Welty olduğunu söylemiştiniz. Biraz detaylandırabilir misiniz?

 

GALLANT: Çünkü bir insana devamlı aynı soru sorulursa o kişi farkında olmadan her kapıyı açan bir anahtar yanıt hazırlıyor, kuşkusuz eksik bir yanıt. Çehov hakkında: uygulamama ne gibi bir etkisi olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Çehov’u gençken, Karamazov Kardeşler çevirisinde keşfettim. Hâlâ okurum –her zaman bir ses ya da bir işaret var gibi içinde. Aynısı Proust için de geçerli. Herhangi bir yazar esinlenmenin nereden geldiğini bilebilir mi diye merak ediyorum. Şimdilerde esinlenmenin yalnızca gençken hayran olunan bir şey olduğunu düşünüyorum. Belki bir kişi farkında olmadan yazarlardan etkileniyor ama zaman ilerledikçe bu hayranlığa evriliyor. Çok kısa bir süre önce bir yazarın Hemingway’den hoşlanmıyorum dediğini duydum, işin doğrusu eğer Hemingway olmasaydı onun bugünkü yazını da olmazdı. Eudora Welty hakkında: Onun kitaplarını yirmili yaşlarımda keşfettim. Onu şimdi yeniden aynı hayranlıkla okuyorum.

 

DK: Hiç karşılaştınız mı?

 

GALLANT: Hayır, Bayan Welty ile karşılaşmadım. Hiçbir zaman hayatının yakınında olmadım, olsaydım da hiçbir zaman onu rahatsız etmezdim.

 

DK: Her iki yazardan favori bir öykünüz var mı?

 

GALLANT: Favori öykülerim olduğunu düşünmüyorum. Kitap kitaptır.

 

DK: Belli sayıda birbiriyle bağlantılı öyküler yazdınız: Henri Grippes öyküleri; Edouard, Lena ve Juliette öyküleri; Linet Muir dizisi. Birden fazla öyküde bu karakterlerle kalmaya sizi iten neydi?

 

GALLANT

Henri Grippes öykülerini yazmak eğlenceli. Ne zaman ara vermek istesem birini kaleme alırım. Daha evvel neler olduğunu tekrar okumam, çünkü eğer ciddiye almaya başlarsam ilgimi kaybederim.

 

DK: Anılarınızı yazacak mısınız?

 

GALLANT: Hayır. Kesinlikle hayır. Home Truths’daki birkaç otobiyografik öykü dışında kişisel yazdığım tek şey Toplu Öyküler için, yazınımın nereden geldiğini açıklamaya çalıştığım önsözdü. Çocukluğuma gitmem gerekti.

 

Önsöz yazmakta çok zorlanıyorum çünkü hiçbir zaman çocukluğumu yazmadım. İnsanların bana pembe dizi karakteriymişim gibi davranacaklarını düşündüm. Eğer gerçekten şahsi bir şey yazarsanız, bazı insanlar onu içinde sizin de rol aldığınız bir pembe diziye çevirmeye çalışıyor.

 

 

Daphne Kalotay’ın bu söyleşisi, The Paris Review dergisinin Kış 1999 sayısında “The Art of Fiction No.160” başlığı ile yayınlanmıştır.

Bu söyleşinin Türkçesi Mesele Dergisi Temmuz 2016 sayısında yayınlanmıştır.